27 Şubat 2017 Pazartesi

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Anlatacaklarım çoğalınca içim içime sığmıyor, sana yazarken kendimle konuşuyorum adeta. Buralara kolay kolay kış gelmez, bilesin. Sonbaharın ortasında bile ilkbaharı yaşıyoruz çoğunlukla.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Her mevsim insan hayatında bir şeyleri anımsatıp devinim içinde kendi görevini tamamlıyor.  Sonbahar mevsimini yarıladık bu ara. Tatilciler çekilince bu koca belde bize kaldı.

26 Şubat 2017 Pazar

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Bir tarafım geçmişimi gömerken diğer yanım yarınlara dönmüş yüzünü. Hayat, ne kadar da çabuk geçiyor o zaman kabullen artık gerçekleri. Her şeyi oluşuna bırak ve izle uzaktan. Sus puslarda yüreğim, ikimizde istirahat'tayız.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Neden bu kadar kargaşa içinde yaşıyoruz da hala çözemedik yaşamı? Yaşam bu kadar zor mu, yoksa baktığımız pencerelerden yaşamı daralt'tığımız için mi zorlaşıyor?

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Epey oldu yazmayalı anlatacaklarım birikmiş yüreğimde. Cümlelerim ansızın dökülen yağmurlar kadar sabırsız. Yazmak tutkudan öte yaşam biçimim. Kelimelerle yoldaş olanları, cümle kurmaktan daha öte yaşamayı yazmakta arayanları esir ediyor kendine. Yazdıkça açılıyorum, nasırlaşmış yaralarım kelimelere döktüğümde iyileşiyor. Ne zaman döksem yaşadıklarımı,  hayallerimi, satırlarımda gerçekleşip umuda yelken açıyor.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Bahçedeki meyve ağacına takılıyor gözlerim, kaç gündür açayım mı diye karar veremeyen tomurcuklar alabildiğine açmış, bu kadar narin olmasa çiçekleri, dalları taşıyamayacak sanki.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Aklımda onca soru varken nereden başlayacağımı bilmiyorum. Daha sıradan bir yaşamda var olmayı isterdim mesela. Doğa, yaşam, toprak üçgeninin bir parçası da ben olsam fena olmazdı herhalde.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Önceki günün, bahar esintisinden eser  kalmamış. Kış ile baharın arasında bir yerlerdeyiz bu gün. Güneş, gülen yüzünü esirgemiş, anlaşılan cimri gününde.

25 Şubat 2017 Cumartesi

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Bahar çiçekleri kadar albenili bir günün içindeyim şimdi, sanki herkes yerini almış da bir tek ben kalmışım güne geç kalan. Biten saatin önünde saygıyla eğilip vedalaşmalı, vakit geçirmeden de dalmalıyım hayatın içine.

Yüreğimden Yüreğime Mektuplar


Uzunca bir uykudan nihayet kalktım bu gün. Önce perdemi araladım sonra da güneşi çektim içime. Bulutlara uzanıp bir tutam da mavi çaldım, adını Umut koyarak.

Pazar yazıları

Hava alabildiğine soğuk. Ayaz suratıma yapışırken bir an önce dükkana ulaşıp, sıcak bir çay içme derdindeyim. Bu yollardan defalarca geçmeme rağmen yeni yapılan binalar aklımı karıştırıyor. Hafif çiseleyen yağmur adımlarımı hızlandırırken şemsiye almadığıma hayıflanıyorum.


17 Şubat 2017 Cuma

Çantamdakiler


Sıkıcı bir gündü. Öylesine dolaşırken adımlarım sıklaştı.
Ayaklarımın yönünü takip edip sıcacık havayı içime çektim.
Bir süre sonra dalmışım. Güvenlik görevlisinin buyurucu sesiyle irkildim.

Derin Ayraçlar

Ben indikçe inadına artıyor basamaklar.
Kafamda onca düşüncenin ardından hafiften esen rüzgar beni de düşüncelerimi de savuruyor.
Kısa süreli yanıp sönen sen söre ayak uyduramıyor adımlarım.

16 Şubat 2017 Perşembe

Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu

Bazı kayıplar vardır ki yıllar geçse de üstünden acıları taze kalır. Kaybetmenin zor olduğunu insan sevdiklerini kaybedince anlar. Yitirilen kişinin yerine geçebilecek birinin olmaması acıları tarifsiz kılarken zaman bir süreliğine de olsa kendiliğinden tıkanır. Çaresizlik baş gösterdiğinde, kayıplara rağmen ayakta kalabilmek için hayatın akışına kapılmak gibi yitip gitmek de bir deneyimdir.

14 Şubat 2017 Salı

Kar Taneleri


Gökten inci tanesini anımsatırcasına dökülüyorlar.
O kadar zarif ve kırılganlar ki.
Kimi yolunu şaşırmış gibi alabildiğine savruluyor. Bazıları da ihtişamla beyaz örtüye kuruluyor.

3 Şubat 2017 Cuma

Susmak, konuşmak ve yazmak üzerine...


Susarsın bazen. Konuşman anlamsızlaşıp yalpalamaya başladığında. Neyi anlatmak istediğinin farkına varmaz kimse. Sen de. Ya birileri canını acıtmıştır ya da birilerinin acıları insan olduğunu hatırlatmıştır.

Susarsın. Susarsın ama manada. Konuşmanın zıddı olan bekleyiş anı değil yani. Herkes konuşur ama susmak yüreğin duygularla yüklenmesidir. Herkes susamaz yani.

Suskunluğunu konuşturmak kadar yazabilmek de sanattır. Edebi metinlere imza atabilmek her baba yiğidin harcı olmasa da yüreğini dökebilmeli insan. Dökmeli ki acılar tutunacak bir dal bulsun. Yaşamın asıl amacı çoğalsın.

En çok kederli anlarımızda, hayal kırıklığına uğradığımızda susarız. Ya da en çok böyle zamanlarda konuşuruz. Uygun kelimeleri bulamamışsak lügatimizde, hazır değilsek kağıt üzerinde kapışmaya duygularımızı kolayca aktaramayız satırlara.

Suskunluğumuz büyüdükçe depreşir, çıkar yol aramaya başlar kendine. Susmanın ve konuşmanın somutlaştığı, anlam kazandığı yegane yer satırlardır. Satırlara hakimiyet ise gönülden yazanların işidir. Herkes yazar ama birileri yüreğini ortaya koyarak yazar. Sait Faik Abasıyanık mesela. 

Usta öykücü ruhunda nasıl bir çalkantı yaşadıysa gün gelir vazgeçer yazmaktan. Hatta yazmayacağına dair söz verir kendine.Ancak çok kısa sürer küsme eylemi. Yapamaz. Adasında ruhunu okşayan ağaçların kokusu, çiçeklerin rengarenk armonisi, o eşsiz insan sevgisi izin vermez yazmadan hayatın içinde dolanmasına.Duyguları ve suskunluğundaki asalet öyle kışkırtı ki ruhunu isyanını da yazarak dile getirir:

 “Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Yazmak bu kadar gönül işi iken konuşmak sıradan bir eylem midir? Her yazan nasıl harikulade işler çıkarmıyorsa ortaya kuşkusuz her konuşanın ağzından da bal damlamıyor. Kimi öyle güzel kelam eder ki hiç susmasa dersin, kimi öyle kelam eder ki keşke hiç konuşmasa dersin.

Neden bu kadar kelimeyi sarf ettiğime gelince, şiir ve öykü yazma işi hafife alınıp haksız eleştiriler yapıldığında cevap vermeye üşendiğimden belki de. Milliyet Yayınlarının çıkardığı ‘Güneş Doğmayınca’ adlı mizahi romanda Andre Dahl anlatmak istediklerime ironi bir şekilde tercümanlık etmiş. Romanını bitirmiş bitirmesine de kime ithaf edeceği de merak konusuymuş. Önce en yakınlarından başlamış arayışlarına. Babasının gönlünü almak için sevinçle uğramış yanına ancak babasının oğluna verdiği cevap günümüzde de güncelliğini koruyor.

“Oğlum, dedi. Babanı rahat bırak! Eğer bu bilimsel bir eser olsaydı, sözgelişi, azotun molekül özelliklerini veya artiritik kökenli gastro anteriti inceleyen bir kitap olsaydı, o zaman memnun kalır ve böyle değerli bilimsel eseri adıma armağan ettiğinden dolayı sana teşekkür ederdim. Fakat sen yararlı bilgilere sırtını çevirdin; şimdi boş işlerinle uğraş dur ve benim yakamı bırak!”

Roman Şubat 1974 yılında bastırılmış. Ne var ki değişmeyen bazı olgular hala aynı. Serzenişim bilimsel yazıların yazılmasına değil kuşkusuz. Tam tersine kategorilerde çeşitlilik sağlanmalı ki bakış ve görüş açıları daha da genişlesin. Yeter ki türler arasında üstünlük yarışına girilmesin.İster sanat eseri olsun, ister bilimsel nitelikli makale olsun, isterse dini veya felsefi bir yazı olsun bir öykünün ya da şiirin barındırdığı ruh hali yakalanamıyorsa, anlatım ve içerikte içtenlik yoksa kısır bir döngüden öteye gitmez yazılanlar.

Diğer bir deyişle,  söylenmek istenenler bir iki dizeye sığdırılmışsa ve hayatın özü bu birkaç kelimeye sığacak kadar anlaşılırsa dünyadaki en şanslı kişiler şairler olmalı diye düşünüyorum.Her nitelikli yazı okunmayı hak eder şüphesiz. Bu anlamda türlerden ziyade anlatılacakların iyi ifade edilebilmesi en makul seçenek sanki.

Zira yürekten ve samimi şekilde aktarılan satırlar hak ettiği değeri er veya geç bulacaktır.










*Fotoğraflar, google'dan

Dünden bugüne mahalle kültürümüz

Bir zamanlar bizim de bir mahallemiz vardı. İçinde o kadar çok şey yaşanırdı ki. O günlere artık nostalji gözüyle bakılsa da hakkında yazılmayan, çizilmeyen kalmadı. Senaristlerin bazıları yaşadıklarından esinlendi, kimileri de kulaktan dolma sözlerle mahallemizi anlattı. Öykülerimiz gibi filmlerimizde geçmişin görünmeyen yüzünü araladı. Ne var ki mahalle kültürü hızla kaybolurken özümüzden bir parçayı da beraberinde götürdü. Yaşadıklarımızı kültürel yapı içerisinde değerlendirenler olduğu gibi dudak bükenler de oldu kuşkusuz. Lakin bize göre mahallemiz, küçük dünyamızda derin nefesler aldığımız yaşam demekti.
O yılların hatıraları silikleşmeye başlasa da bir yanımız anılarımızı korumakta dirençli kaldı. Çünkü mahalle kelimesinin yüklendiği anlam bizler için çok büyüktü. Bizce mahalle demek, küçüklerin kollandığı, büyüklerin sayıldığı, yaşlıların unutulmadığı, hastaların ziyaret edildiği, askerlerin uğurlandığı, düğün ve cenazelerin beraberce yapıldığı ortak yaşam demekti.

Mahalle demek, çocukların oyunlarına saygı duymak, soğuk kış günlerini, boza ve saleple ısıtmak, sobada kestane patlatmak, çocuklara masal anlatmak, bilmece ve tekerlemelerle düşündürmek, beraberce ağlayıp, birlikte gülmek demekti.