4 Şubat 2017 Cumartesi

Susmak, konuşmak ve yazmak üzerine...

Susarsın bazen.

Konuşman anlamsızlaşıp yalpalamaya başladığında.

Neyi anlatmak istediğinin farkına varmaz kimse. Sen de…

Ya birileri canını acıtmıştır ya da birilerinin acıları insan olduğunu hatırlatmıştır.

Susarsın…

Susarsın ama manada…

Konuşmanın zıddı olan bekleyiş anı değil yani.

Herkes konuşur ama susmak yüreğin duygularla yüklenmesidir. Herkes susamaz yani…

Suskunluğunu konuşturmak kadar yazabilmek de sanattır.

Edebi metinlere imza atabilmek her baba yiğidin harcı olmasa da yüreğini dökebilmeli insan.

Dökmeli ki acılar tutunacak bir dal bulsun.

Yaşamın asıl amacı çoğalsın.

En çok kederli anlarımızda, hayal kırıklığına uğradığımızda susarız. Ya da en çok böyle zamanlarda konuşuruz.

Uygun kelimeleri bulamamışsak lügatimizde, hazır değilsek kağıt üzerinde kapışmaya duygularımızı kolayca aktaramayız satırlara.

Suskunluğumuz büyüdükçe depreşir, çıkar yol aramaya başlar kendine.

Susmanın ve konuşmanın somutlaştığı, anlam kazandığı yegane yer satırlardır.

Satırlara hakimiyet ise gönülden yazanların işidir. Herkes yazar ama birileri yüreğini ortaya koyarak yazar. Sait Faik Abasıyanık mesela.

Usta öykücü ruhunda nasıl bir çalkantı yaşadıysa gün gelir vazgeçer yazmaktan. Hatta yazmayacağına dair söz verir kendine.

Ancak çok kısa sürer küsme eylemi. Yapamaz. Adasında ruhunu okşayan ağaçların kokusu, çiçeklerin rengarenk armonisi, o eşsiz insan sevgisi izin vermez yazmadan hayatın içinde dolanmasına.

Duyguları ve suskunluğundaki asalet öyle kışkırtı ki ruhunu isyanını da yazarak dile getirir:

“Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Yazmak bu kadar gönül işi iken konuşmak sıradan bir eylem midir?

Her yazan nasıl harikulade işler çıkarmıyorsa ortaya kuşkusuz her konuşanın ağzından da bal damlamıyor.

Kimi öyle güzel kelam eder ki hiç susmasa dersin, kimi öyle kelam eder ki keşke hiç konuşmasa dersin.

Neden bu kadar kelimeyi sarf ettiğime gelince, şiir ve öykü yazma işi hafife alınıp haksız eleştiriler yapıldığında cevap vermeye üşendiğimden belki de.

Milliyet Yayınlarının çıkardığı ‘Güneş Doğmayınca’ adlı mizahi romanda Andre Dahl anlatmak istediklerime ironi bir şekilde tercümanlık etmiş. Romanını bitirmiş bitirmesine de kime ithaf edeceği de merak konusuymuş. Önce en yakınlarından başlamış arayışlarına. Babasının gönlünü almak için sevinçle uğramış yanına ancak basının oğluna verdiği cevap günümüzde de güncelliğini koruyor.

“Oğlum, dedi. Babanı rahat bırak! Eğer bu bilimsel bir eser olsaydı, sözgelişi, azotun molekül özelliklerini veya artiritik kökenli gastro anteriti inceleyen bir kitap olsaydı, o zaman memnun kalır ve böyle değerli bilimsel eseri adıma armağan ettiğinden dolayı sana teşekkür ederdim. Fakat sen yararlı bilgilere sırtını çevirdin; şimdi boş işlerinle uğraş dur ve benim yakamı bırak!”

Roman Şubat 1974 yılında bastırılmış. Ne var ki değişmeyen bazı olgular hala aynı. Serzenişim bilimsel yazıların yazılmasına değil kuşkusuz. Tam tersine kategorilerde çeşitlilik sağlanmalı ki bakış ve görüş açıları daha da genişlesin. Yeter ki türler arasında üstünlük yarışına girilmesin.

İster sanat eseri olsun, ister bilimsel nitelikli makale olsun, isterse dini veya felsefi bir yazı olsun bir öykünün ya da şiirin barındırdığı ruh hali yakalanamıyorsa, anlatım ve içerikte içtenlik yoksa kısır bir döngüden öteye gitmez yazılanlar.

Diğer bir deyişle,  söylenmek istenenler bir iki dizeye sığdırılmışsa ve hayatın özü bu birkaç kelimeye sığacak kadar anlaşılırsa dünyadaki en şanslı kişiler şairler olmalı diye düşünüyorum.

Her nitelikli yazı okunmayı hak eder şüphesiz. Bu anlamda türlerden ziyade anlatılacakların iyi ifade edilebilmesi en makul seçenek sanki.

Zira yürekten ve samimi şekilde aktarılan satırlar hak ettiği değeri er veya geç bulacaktır. 



6 yorum:

Abdullah Tığ dedi ki...

Mukaddes hanım, susmak ile yazmak arasındaki ilişkiyi usta öykücü Sait Faik Abasıyanığın duygu hali ile taçlandırmanız gerçekten müthiş.
Üzerine neden böyle bir düşüncede olduğunuz da babanın oğluna bırak benim yakamı boş işlerle uğraşmana sen devam et demesi. Bir armağanın da alınması için ne kadar değerli olması gerektiği anlatan küçük bir ders satır arasında yer vermişsiniz ve babanın oğluna yararlı bilgiler beşinde koşmadığı vurgulaması günümüz şartlarında hala kabul görüp, geçerliliğini koruması da ince ve güzel bir bakış açısı olmuş.
Yazarlığında bir yürek işi olduğunu söylemeniz beni ayrıca motife etti. Çünkü ben güzel yazmadığımı ve imla kurallarını da yerinde ve zamanında kullanma yönünde zayıf kaldığımı düşünüyorum.

Onun için edebi yönden güzel yazdığımı düşünmüyorum. Sadece içimden ne geliyorsa onu yazmaya çalışıyorum. Yazma konusunda tas lağımda bekleyen bir yazım var onu yayınladığım zaman bu post linkini de okurlarımı duyurmak isterim. Eğer müsaade ederseniz.

Gerçekten bu yazınızı herkesin okuması gerekti düşünüyorum. Belki de bir anda kendimi söz ağacımızın panorama sayfası kimi temsil eder etkinliğine düzenlediğim duygularımın içinde bulduğum için çok mutlu oluşumun nişanesi olarak okunası bir yazı diyorum. Yazınızı tam dört devam okudum. Sanırım bir çok deva daha okuyacağım. Mümkün oldukça diğer yazılarınızı da sıhhatim ve zamanım elverdikçe okuma çalışacağım.
Sevgi ve Saygılarımla.

Mukaddes'in Kaleminden dedi ki...

Çok teşekkür ederim, güzel duygularınız ve sıcak yorumunuz için. Sait Faik Abasıyanık sevdiğim öykücülerden. Edebi yazılara gelince, imla, noktalama, anlatım ve dil özelliklerine asgari ölçüde de uymak gerekir. Blog yazılarınız edebiyat kategorisinde değilse bu kural birazcık daha esneyebilir. Samimiyet ise bence bir yazının olmazsa olmazlarından.

Yazdıklarınıza göz attım gayet anlaşılır ve içten. Kendinizi fazla da sıkmayın, yazma konusunda bekleyen yazınıza yazımın linkini verebilirsiniz. Söz ağacı hakkında biraz geniş bir yorumum olacak görüşlerimi sayfanıza ileteyim. Güzel duyguların ve yorumun için teşekkür ederim. Güzelliklerle kalman dileklerimle, selam ve sevgiler...

Abdullah Tığ dedi ki...

Rica ederim. Sait Faik Abasıyanık sevginiz yazınıza yansıması hissedilebiliyor. Yazılarımı edebi kategoride yazmıyorum. Tabi ki ölçüleri ve kriterleri uymak önemli. Mümkün oldukça kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Lakin hala zayıf olduğumu hissediyorum onun için paylaşmak istedim.

Aynı şekilde samimiyet ve içtenliğimi mümkün oldukça yazımla birleştirmek için kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Yazılarımız göz atmanıza ve beğenmiş olmanıza sevindim. Söz ağacımız hakkında çok parlak bir fikir üretip bir öneride bulunacağınızı şimdiden hissetmeye başladım. Geniş kapsamlı görüşlerinize gerçekten dikkate alıp elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım. Ben de bu güzel sohbetten keyif aldığımı belirmek isterim. Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim. Ben de güzellikler için de esenlikler dilerim.
Sevgi ve Saygılarımla...

Ece Evren dedi ki...

Sevgili Mukaddes. Yazın öyle bir okuttu ki kendisini, okudukça ruhum hafifledi sanki, sıkıntılarımdan bir an sıyrıldım. Çok güzeldi.
Anlatımda ve içerikte içtenlik, benim de aradığım şeylerdir. Bazen öyle bir yazı okuyorum ki, şimdi de okuyunca öyle oldum, anlatamadığım şeyleri satırlarda görünce işte buydu diyerek seviniyorum inanın.
Kaleminize sağlık, hayran oldum. Sevgilerimle :)

Mukaddes'in Kaleminden dedi ki...

Güzel düşünceleriniz ve yorumunuz için teşekkür ederim Ece ablacığım. Duygularınıza tercüman olabildiysem sevinirim. Aynı içtenliği ben de yazılarınızda buldum.

Keyifli bir Pazar dileklerimle, saygı, sevgi ve selamlar...

Mukaddes'in Kaleminden dedi ki...

Sevgili Abdullah Tığ,

Görüşlerin için çok teşekkür ederim. Hepimizin kendimizi geliştirmeye ihtiyacı var. Tamamlanmak kötü de zaten. Tamamlanmış olsaydık, yaşamı da yazmayı da bırakırdık.

Sevgi ve selamlarımla, umutların yoldaşın ve yoldaşımız olsun...