2 Mart 2018 Cuma

Satranç ve Yalnızlık Manifestosu


P
opüler kültür yaşamın her alanında etkiliyken cebri bir teslimiyet içindeyiz. Her şey çok hızlı tüketiliyor. İsteklerine çabuk kavuşmak, bir tuşla tüm işlerini halledebilmek kalabalıklara rağmen yalnızlaşmayı artırıyor. İsteklerin kısa sürede karşılanması, yardımlaşma olgusuna da zarar veriyor.

Çoğumuz popüler kültürün dayatmalarından şikayetçiyiz ama getirilerini kabul etme konusunda hem fikiriz. Önümüze konulanları sindirmek yerine, nasıl olsa devamı var edinimiyle çiğnemeden yutarken hazımsızlık çekmemek mümkün mü? Hazımsızlığımız  duygu açlığı yaratırken, yalnızlaşmanın nimetlerinden bahsetmek gerçek dışı bir bakış açısı olur herhalde. Yalnızlıktan bahsederken, yalnız yaşamaktan öte gerçek anlamda ve uzun sureli  yaşamdan soyutlanmayı kastediyorum.  

Yalnızlaşmak kelimesinin, sözlükteki karşılığı: “Yalnız duruma gelmek, tenhalaşmak” cümlesiyle ifade ediliyor. Bu tanım  gizemin kapılarını aralarken, yalnızlığın, hiçliğin ve yalnızlaşmanın en gerçekçi açılımına Stefan Zweig’in Satranç adlı eserinde rastlamak mümkün. “Bize hiçbir şey yapmadılar. Sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır baskı uygulayamaz.”

Satranç, Stefan Zweig’in sürgündeyken ve eşiyle birlikte intihar etmeden önce yazdığı öyküdür. Yazar insan tahlillerini ve iç dünyalarını önümüze sererken hayatı tüm yönleriyle irdelemiş. Bir yandan yaşamı satranç tahtasıyla özdeşleşen, yenme odaklı, ezberci, kuralcı, ününün gölgesine sığınan iletişim yoksunu satranç şampiyonu Mirko Czentovic diğer yandan yaşamındaki boşluğu satranç ile dolduran, yaşamını bu oyun ile kurgulayan Dr. B’nin yollarını birleştiren ilginç tesadüf. Onları gemide buluşturup satranç oynamalarına vesile olan anlatıcının rolü de yadsınamaz öyküde. Dr. B ile Mirko Czentovic’in yaşamları satranç tahtasındaki ak ve kara kareler gibi birbiriyle tezat oluştururken öykü anlatılmak istenilenleri daha net izah eder.

Hikayenin en can alıcı noktasına gelince, Nazi döneminde bir odaya kapatılıp yargılanan Dr. B yalnızlık ve hiçlikle o denli mücadele eder ki gördüğü ilk şey onun algılarını alt üst etmeye yeter. Aylar sonra eline geçirdiği satranç kitabı yaşamını etkisinden kurtulamayacağı bir yazgıya dönüştürür. Bu kitabı eline aldığında Dr. B’nin öyküye damga vuran hissiyatı yalnızlığını da mükemmel cümleyle yansıtıyor: “Muhtemelen kitabı hemen eline alıp okuduğumu düşüneceksiniz. Kesinlikle hayır! Önce bir kitabın olmasının sevincini yaşamak istiyordum.”

Stefan Zweig’in okuyucuyu etkisi altına alan yalın anlatımında gerçekçiliğinin de payı inkar edilemez. Yazarın biyografi tarzını benimsemesi, okuyucunun gözünden olayları canlandırarak irdeletiyor: ''Dizleri titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın ard arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynini alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.''

İnsanın zaman zaman kendiyle baş başa kalmasından daha güzel bir eylem olduğunu düşünemiyorum. Bu anlamdaki yalnızlığa paha biçilmez. Kişinin düşüncelerini ele geçiren yaşamını esir alan yalnızlık ise yorar, paradokslar oluşturur zihninde.  Yaşamımıza yön veren olayları satranç tahtasına serpiştirirsek hamlelerimizin gidişatı yenmek kadar yenilgiyi de öngörür. Halbuki yüreğimizdeki aklar ile karalar çarpışınca bir yanımız heveskardır kazanmaya. Kazanmak alışkanlık haline gelince yaşamımız da dayanılmaz bir döngüye girer.

Dr. B ile Mirko Czentovic arasındaki müsabakada alınan beraberlik bir deha için yenilgidir aslında. Czentovic yenmeye odaklı iken oyunun galibi olmaya adaydır. Dr. Br ise o güne kadar yaşadıklarının etkisiyle sınırlarını aşmış, zihnindeki karmaşanın kurgusuna yenik düşmüştür adeta. Der ki: “Kendime karşı oynamaya kalkıştığım andan itibaren, bilinçsizce meydan okumaya başlıyordum. Siyah ve beyazdan oluşan her iki ben de yarışa girişmeden edemiyordu ve her ikisi de yenmek, kazanmak için kendine göre bir hırsa, bir sabırsızlığa kapılıyordu; siyah olan ben, beyaz olan benin yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu. Bir tanesi bir yanlış yapınca, öteki ben sevinçten havalara uçuyor ve aynı anda da kendi beceriksizliğine kızıyordu.”

Yalnızlık bu denli cuk otururken bir kitapta anlatılanlarla olaylara yön veren insanı da irdelemeliyiz kanımca. ‘İnsan’ kelimesinin sözlükteki anlamı  der ki: “……., aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı varlık.”

Fiziksel tanımlamaları bir yana itersek, “Aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı” kısmını ele alalım. Tekil kişiyi bile tanımlarken sözlük “Anlaşan” ibaresini koymuş. Yani açıkça söylemese de diyor ki “Sen bir başına varlığını sürdüremezsin, yaşamını sürdürebilmek için en az birisi daha gerekli”.

En gelişmiş canlısın da diyor. Medeniyeti kuran sensin de diyor. En önemlisi de akıl ve düşünme yeteneğin, doğru ve yanlışı, ak ve karayı seçme hakkı tanırken  iyi eylemlerin tezatına sürüklenmende seçenekler arasında. Bir uygarlığın içinde uygarca yaşamak kadar büyük potansiyele sahipken, anlaşmamanın, anlaşılamanın yarattığı yalnızlaşmanın hedeflerini büyüttüğünü söyleyebilir misin?



*Fotoğraflar: Google

10 yorum:

Halil gönül dedi ki...

Bu kitap hakkında oldukça fazla yorum okuduktan sonra aldımve otobüste eve gelinceye kadar yarısını okumuşum. bitecek diye korkuma okumayı bıraktım ve bir gün sonra tekrar baştan okumaya başlamıştım.
Yorumunuz harika. :)

bücürükveben dedi ki...

Süpermiş. Çok da üzüldüm gözlerimin önüne geldi aylarca Nazi'ler tarafından bir hücreye tıkılıp kalmak:( o kitabı alınca duyduğu mutluluk:( adamcağız sanırım insanlardan umudunu kesmiş ki, eşiyle birlikte intiharı seçmiş. Bu dünya pek katlanılır bir yer değil hele hele yazar, ressam gibi sanatçı ruhlu insanlara...:( onlar daha hassas oluyor ve daha çok acı çekiyorlar:( hiç okumayan, yazmayan, zırcahil dediğimiz tipler intihar etmezler kömürü, bedava deterjanı, makarnası varsa ondan iyisi yok...
Eline, emeğine sağlık Mukaddes'ciğim.

Mukaddes'çe Konuşan Satırlar dedi ki...

Çok teşekkür ederim Halil Bey. Ben de çok severek okudum, yalnızlığın bu denli içten anlatımı beni de alt üst etti doğrusu. Güzel bir hafta sonu dileklerimle, sevgi ve selamlar...

Düş Tasarımcısı dedi ki...

"dünyada hiç bir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır baskı uygulayamaz"cümlesi ne kadar doğru ve ne kadar düşündürücü.Bu kitabı okumayı ćok istiyorum aslında,en kısa zamanda okuyacağım.Teşekkür ederim güzel bilgilendirmen için😊Sevgiler

Mukaddes'çe Konuşan Satırlar dedi ki...

Hiçlik ve yalnızlığın bu denli güzel anlatımına daha önce rastlamadım sevgili Sevil. Bence bu kitabı okumaktan keyif alacaksın. Ben de yorum için teşekkür ederim. Benden de sevgi ve selamlar:)

Mukaddes'çe Konuşan Satırlar dedi ki...

Müjde ablacığım, Dr. B'nin bir kitap bulması yalnızlığını da bu kitapla belirginleştiriyor. En azından bir oda bulması bile dışarıdakiler tarafından ayrıcalık kazandırırken, Dr. B'nin her gün aynı şeyleri görmekten bir müddet sonra zihni bulanıyor. Velhasıl, bir insanın duygularının bu denli net anlatılması müthiş bir şey. İyi hatırlatmışsın evet, yalnızlık kadar mutluluk da benzer şekilde duruluğuyla izah edilmiş. Güzel bir hafta sonu dileklerimle, selam ve sevgiler:)

Emre Bozkuş dedi ki...

Hem yazarın hayatından, hem de döneminden izler taşıyan, önemli bir kitap. Sizin yazınız da ayrı bir kalite katmış, ellerinize sağlık :)

Mukaddes'çe Konuşan Satırlar dedi ki...

Teşekkürler sevgili Emre, seninde gönlüne sağlık. Güzel bir hafta sonu dileklerimle, sevgi ve selamlar:)

Düş Tasarımcısı dedi ki...

Satrancı dün aldım okuyacağım:)Bu arada sizi mimledim Mukaddes Hanım,tabii eğer yapmak isterseniz.Detaylar bloğumda.Sevgiler:)

Mukaddes'çe Konuşan Satırlar dedi ki...

Umarım beğenirsin. Bir süredir bilgisayardan uzaktım. Yazınızı seve seve okurum. Sevgi ve selamlarımla...